Deneysel Yaşam

9/4/2007 - 119 saniye...

Kız ve oğlan birbirlerini kesinlikle tanımıyorlar. aslında emin olduğum tek şey de bu gibi. oğlan sanki kızın dikkatini çekmeye çalışıyor. kız bakımlı, biraz da havalı. oğlan hep huzursuz ve hareketli. beklerken aralarında mutlaka 3-4 kişi oluyor. kız oğlana hiç bakmıyor ve bazen cep telefonuyla konuşuyor. oğlan çaktırmadan kıza bakıyor ama göz göze gelmekten kaçınıyor. kızın da oğlanın da giyim kuşamları yerinde. ikisi de öğrenci değil ama genç. kız sarışın ama belli ki boya. oğlanın saçlar sürekli jöleli. ellerini genellikle nereye koyacağını pek kestiremiyor. kız aslında oğlanın ona baktığını anlıyor ama dedim ya havalı işte, küçük dağlar meselesi...
her sabah saat 8:01'de sokağın aşağısındaki trafik lambasında tam 119 saniye bekliyorum. son bir haftadır da arabanın içinden lambanın tam karşısındaki otobüs durağını izliyorum.
anlattığım gibi durakta ilginç olaylar gelişiyor. bir erkeğin bir kadına yakınlaşma çabasını hergün tam 119 saniye keyifle izliyorum. izlemek o kadar zevkli ki artık yeşil yansa bile yavaşlayıp kırmızıya dönmesini bekliyorum. Allah akıl fikir versin... 
 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/1/2007 - Hayatım sitkom...

Sahne 1:

Yeni aldığım dvd'yi izlemeye başlıyoruz. annem, kayınpeder, kayınvalide, büyükannem...herkes merakla filmi takip ediyor. herşey güzel giderken birden süper erotik bir sahne daaaan diye peydah oluyor. sesler falan odada yankılanmaya başlıyor. kimse göz göze gelmiyor. herkes ekrana bakıyor. kumanda tabi ki bende. sahne bitmek bilmiyor. alnımda terler boncuk boncuk toplanmaya başlıyor. annem çay koymaya yelteniyor. sahne devam ediyor. kayınvalide bardaklara yöneliyor. sahne iyice şiddetleniyor. kayınpeder öksürüyor, hasta oldum galiba gibi birşeyler söylüyor ama ben tam duyamıyorum çünkü kan basıncından kulaklarım tıkanmış durumda. büyükanneye bakıyorum çaktırmadan, o da uyuya kalmış birden. oda gitgide büyüyor, ben küçülüyorum, sesler artıyor...

eeee yeter be sevişiyorlar işte, siz sanki sevişmediniz mi diye bağırmak istiyorum ama sonra pısıyorum yeniden. sesler artıyor...

 

Sahne 2:

Cebimde çok para yok ama iyice hesaplayıp taksiye biniyorum. trafik sıkışık. şoför aralardan derelerden manevralar yapıyor. taksimetreyle aramda 30 cm var ama ayıp olur diye bir türlü bakamıyorum. rakamların hareketlendiğini hissediyorum ama tam seçemiyorum. boncuk boncuk yine damlacıklar yerini alıyor. saatime bakar gibi yapıyorum, radyoyu inceliyorum, başımı oynatmadan gözlerimle dikizliyorum ama bir türlü rakamları tam göremiyorum. iyice stres oluyorum ama birden taksimetrenin benden taraftaki camdan yansıdığını farkediyorum. biraz rahatlıyorum. sonra evet sonra ben sivri zeka ters yansıyan 20 milyonu 50 milyon zannedip kızılayın göbeğinde "inceeeeek vaaaaaar" diye haykırıyorum. adam duruyor, abi yanlış oldu diyemiyorum. iniyorum ve yürüyorum yağmurda romantik romantik... 

 

Sahne 3:

İşyerindeki dar koridorda sallana sallana yürürken birden karşıdan gelen adamı tanıdığımı farkediyorum ama detayları hatırlayamıyorum. "acaba selamlaşıyor muyduk, kimdi bu yahu?" soruları beynimi kemirmeye başlıyor. mesafe daraldıkça boncuklar geri geliyor. adam direk üzerime geldikçe iyice geriliyorum. "ya selam verirsem sallamazsa, ya sap gibi ortada kalırsam" soruları beynimde fırfır dönüyor. yok selam vermeyeyim bari deyip saatime bakar gibi yapıyorum. adam tam yanımdan geçerken selam veriyor, ben de gündüz vakti "iyi akşamlar" deyip koşarak duvara çarpıyorum...

 

Sahne 4:

Metroyla kızılay'a giderken bir yandan da oturduğum yerden etrafı izliyorum. kalabalığın içinde uzakta yaşlı bir amca dikkatimi çekiyor. yazık amca ayakta kalmasın diye yer vermek istiyorum. ama amca uzakta. kalkıp yanına gidiyorum. amca gel şöyle otur diyorum ve bir dönüyorum ki başka bir teyze yerime oturmuş bile. amca suratıma garip garip bakarken acaba amcaya biraz para mı versem diye düşünüyorum...ilk durakta iniyorum...

 

Sahne 5:

Bir arkadaşın eşi yeni doğum yaptığı için evlerine hayırlı olsuna gidiyorum. hoşbeş ederken birden üç gündür çıkmayan bağırsak posası müthiş bir baskıyla boncukları olmaları gereken yerde topluyor. utana sıkıla tuvaletin yerini soruyorum. işim bittiğinde tuvalete malesef ateşle yaklaşmamak gerekiyor. ne yapsam ne yapsam da kokuyu yok etsem diye düşünürken birden birisi kapıyı tıklatıyor. daha fazla bekleyemeyeceğimi anlayıp dışarıya çıkıyorum. dışarıda arkadaşın annesi sırada bekliyor. kadın tam girmek için hamle yaptığında, "hayırlı olsun babanne oldunuz, ne güzel..." gibi birşeyler saçmalıyorum kadına. ama kadın arkadaşın ablası çıkıyor, bozuluyor ve lafı uzatmadan tuvalete giriyor, sonra hemen çıkıyor...burnunu tutarak...

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/11/2006 - Kadın Kokusu...

 

 Al Pacino oturduğu masadan kalkar ve hiç tanımadığı bir bayanın masasına giderek kısa ama etkileyici bir sohbetin ardından bayanı beraber tango yapmaya ikna eder...ve böylece gelmiş geçmiş en iyi sahnelerden biri başlamış olur. "por una cabeza" eşliğinde yaptığı bu tango al pacino'ya oscar kazandırmıştır. evet al pacino muhteşem oynamaktadır ama bence sahnenin güzelliği aslında dans eden kızda saklıdır. lütfen sahneyi izleyin ve kızın mimik ve hareketlerine dikkat edin. bakalım bana hak verecek misiniz ...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/11/2006 - Anlamıyorum ...

  Bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum ve işin garibi bunları hiç ama hiç araştırmıyorum. sanırım hepsi hayatım boyunca kafamda küçük birer soru işareti olarak kalmaya devam edecek. işte size bazıları...

 

filmlerde neden at yarışını kaybedenler kuponu parça pinçik edip havaya fırlatır,

 

neden kapıcıların isminin sonuna "efendi" eklenir,

 

fotoğraf çekilirken neden herkes kameraya bakar ve gülmeye çalışır, doğal halimizle gözükmek daha hoş değil midir,

 

neden amerika'da taksinin ön koltuğuna yolcu alınmaz,

 

neden yılbaşında insanlar tombala oynar,

 

neden kedileri "pisi pisi" diye çağırırız ve daha da ilginci onlar da bakar,

 

neden "havale geçiriyoruz", "fenalık geçiriyoruz", "hastalık geçiriyoruz" da cinneti "getiriyoruz",

 

neden filmlerdeki kızların yastık kavgasında bir iki vuruşta tavandan on çuval pamuk yağar da ben kocaman adam yastığı bir türlü parçalayamam,

 

neden beyaz çorap'a herkes gıcıktır,

 

neden çöp kamyonu çöpleri gecenin köründe alır,

 

trafik polislerini görev yerlerine kim götürür ve sonra kim ne zaman alır, servisleri falan mı vardır,

 

neden elçiliklerin arabalarının plakaları iğrenç bir mavidir,

 

doktorlara neden hastanede "hocam" derler,

 

neden otobüs veya tırların kornaları "dadaaaan" diye insanların yüreğini hoplatır, klasik "düt" diyen kornalar bu arkadaşlara takılamıyor mudur,

 

neden bisiklete binenler tayt giyer,

 

neden liseli kızlar ellerindeki kitaplara sarılır,

 

neden modacılar eşcinseldir,

 

neden mp3'ü "empeüç" diye okuruz,

 

neden düz beyaz kağıda A4 ve daha büyük olana A3 denilir, neden kafa karıştırılır,

 

neden taksilerin yanında ve üzerinde plakaları kocaman yazılıdır,

 

neden erkekler kendi aralarında cümlenin sonuna "lan", "la", "hacı", "hoca", "kuzen"(!) eklemeden konuşamazlar,

 

okey oyununu türkler mi bulmuştur, adı neden okeydir ve eğer yabancılar da oynuyorsa oyunun ismi "tamem" mıdır,

 

"kim kime dum duma" daki dum nedir ya da kimdir,

 

neden otomobil tamircilerinin vs. bulunduğu alana "sanayi" denir,

 

egsoz, ekzoz, egsost, eksos, ekzost...ağlamak istiyorum,

 

kulaklığın kulağın ta içine kadar girdiği iğrenç modeli kim bulmuştur ve neden bu kadar rahatsız edici birşey hala satılmaktadır,

 

belediye otobüslerinin kapısına benim tüm ortaöğrenim hayatım boyunca anlamak için kafa patlattığım  "Acil durumlarda 'el' e çevirin" tabelasını asan ve okun ucuna "el" yazan manyak adamlar kimlerdir,

 

neden denizde duba varsa oraya gidip gidip gelmek gerekir, ve duba'ya bu ismi kim koymuştur. mesela şöyle bir diyalog mu geçmiştir:

-abi şimdi şu denizin ortasına batmayan bişey koyalım...

-güzel abi peki ismi ne olsun...

-mmm mesela "batmayan mantar" olabilir...

-yok olmaz çok uzun...

-peki "gemicik" nasıl ?...

-o da olmas çok yapmacık...

-hah buldum "duba"!...

-hah aferim güzel valla, "duba" olsun...

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/11/2006 - Evanescence ...

 2003 çıkışlı "fallen" albümleri çok ama çok güzeldi. özellikle torniquet ve everybody's fool gönlümün klasikleri arasına girmeye ciddi şekilde aday. fakat yeni çıkan "the open door" albümü için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim çünkü neredeyse klasik metal tadında olan albümün büyük kısmını kafam artık melodik metal tınılarını kaldıramadığı için çok iyi dinleyemedim. yine de bu albümden çıkan ilk parçaları "call me when you're sober" vasatın biraz üzerinde kalsa da yakında patlamasını beklediğim "lithium" diye bir parçaları var ki kesinlikle dinleyin derim. bu arada sizce de grubun vokali olan "amy lee" biraz sharon stone'u andırmıyor mu?

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/11/2006 - Görünmezlik mi dedin? ...

 Duke Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı görünmezlik olayını çözmeye çalışmaktaymış. temel olarak ışığın nesnenin etrafından dolaşıp yansıma yapmamasını ve nesnenin arkasında tekrar birleşip arkadaki cisimden yansımasını sağlamışlar. böylece baktığınızda önünüzdeki nesneyi değil de arkasındakini görüyormuşsunuz. tabi araştırmanın detaylarından anladığım kadarıyla adamlar daha yolun çok başındalar ama bu teoriyi biraz da olsa pratiğe dökmeyi başarmaları sanki yakın gelecekte görünmezlik olayının çözüleceğine işaret etmekte. ama düşünüyorum da böyle bir buluş insanlık için ne kadar gerekli? yani son yıllarda özellikle amerika'nın yatırım yaptığı araştırmalara bakarsak çoğu bilimkurgu filmlerinden fırlamış gibi. ışınlanma, görünmezlik, insansız taşıtlar...tabi ki bunların ardında çok da masum niyetler aramıyorum. bütün bu fikirler pratiğe dökülürse amerikan ordusunun nasıl bir hal alacağını varın siz düşünün...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/10/2006 - Zaman...

Herkesin kolunda bir saat...sorsam hemen söylersiniz zamanı, saati, saniyeyi, günü...peki bu kadar basit mi zaman? nedir geçip giden? ömürleri tüketen, her derde deva olan? bizi bu kadar etkileyen şey hakkında ne kadar kafa yoruyoruz? son zamanlarda yaşadıklarımdan sonra biraz daha düşünmeye başladım zaman hakkında.

 

benim zamanım doğduğum anda başladı ve öldüğümde de sona erecek. geri kalan zaman dilimlerinin ne yazık ki bana hiçbir faydası yok. zamanın meyveleri anılarımdır ve ben anılarımı proteinlere yazıp acıkınca yiyiyorum. evet ben buyum, yani bir insanım. o yüzden zamanın teknik analizini bir kenara bırakalım. görelilik kuramı, uzay solucanları vs... geçelim bunları. ben ruhuma delikler açan zamanı anlamak istiyorum yani vefasız zamanı...

 

bence zaman bir uçan balondur. içine alır sizi, yükselir. yükseldikçe genleşir. birgün patlayacağını bilirsiniz ama düşünmemeye çalışırsınız. aşağı hiç bakmazsınız, hep yukarıdadır gözünüz. gün gelir etrafınızdaki diğer balonların patlamalarına tanık olursunuz. hiçbirşey yapamazsınız ve gözlerinizi diker öylece aşağı bakarsınız bir süre. erken patlayan balonlar gelir aklınıza. daha mı şanslılar acaba diye geçirirsiniz içinizden. yere daha hafif çarptıklarını, diğer balonların patlamalarını görmediklerini falan düşünürsünüz. sonra gözleriniz ister istemez tekrar yukarıya döner. kendinize gelirsiniz ve genleşen balonu görmezden gelirsiniz.

 

veya zaman bir vişne ağacıdır. en tepesindeki en kırmızı vişnelere ulaşmak için sürekli tırmanırsınız. tırmanırken hırstan etrafınızdaki vişneleri görmezsiniz bile. daha hızlı, daha güçlü tırmanırsınız. en tepeye vardığınızda çoktan kış gelmiştir. en kötüsü aşağıya dönüp baktığınızda ezip geçtiğiniz vişnelerin üzerinizde sayısız ve çıkmak bilmez lekeler bıraktığını görürsünüz. aşağı da inemezsiniz çünkü tüm dalları kırmışsınızdır...

 

zaman; ne zaman sınav yapacağını söylemeyen ve bu sınavlar için ders boyunca bir sürü soru çözerek sizi sınava hazırladığını zanneden öğretmendir. dersi dinlemiyor olabileceğinizi hiç hesaba katmaz...

 

zaman; sinema yönetmenidir. yanlış oynadığınızda asla "kes" demez, süper oynuyorum zannedersiniz. film gösterime girdiğinde filmde olmadığınızı görürsünüz...

 

zaman; windows'tur. birden mavi ekranı çıkarıverir karşınıza. tecrübeliyseniz kurtarırsınız. ama hatanın da arkada hala birşeyleri bozmakta olduğunu bilirsiniz. yavaş yavaş mavi ekranlar çoğalır, her saniye çıkar karşınıza. sonunda atarsınız reset'i hayata...

 

bir düşünürün dediği gibi: "hayat, geleceğe dair planlar yaparken geçen zamandır..."

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/10/2006 - Osmanlı'yı yeniden keşfetmek...

 Dile kolay tam 700 yıl süren bir imparatorluk osmanlı. eğer bize bugüne kadar okutulan savaşlar, anlaşmalar ve padişahlar dışında osmanlı'nın bilinmeyen bazı yönlerini öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okuyun. ilber oktay'lının çok sağlam bir tarihçi olması da bu kitabı okumak için iyi bir neden. ancak kitabın anlatım tarzını pek beğenmediğimi de eklemek istiyorum. kitabın, yazarın konuşmalarından derlenmesi ve cümle içlerinde en azından benim yaşımdaki birinin pek de alışık olmadığı arapça-farsça kelimelerin bolca kullanılması okunulabilirliğini biraz azaltıyor.tamam edebi bir eser değil bu, sonuçta tarih anlatılıyor ama sanki biraz daha yalın ve roman tadında olsa  nefis olurdu...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/10/2006 - Hayatımın "adamları" ve kadınları"...

 Benim hayatımda anlam veremediğim adamlar ve kadınlar var. çoğunu belki günde 1-2 saniye bile zor görüyorum. çok düşünmeden yanlarından öylece geçip gidiyorum. İşte o adam ve kadınlardan bazıları...

 

saçı sakalı dağılmış deli adam: çoğu zaman değişik semtlerde ve zamanlarda görürüm ben bu adamı. ...ama adam hep aynıdır. kirlidir, saçı sakalı birbirine girmiştir, konuşmaz hep yürür. yanımdan öyle geçer. bazen ayağı çıplaktır. deli işte diye düşünürüm. ama bazen insan gibi düşünürüm. o da doğmuş, annesi varmış, onu sevmiş, büyütmüş derim, kim bilir neler yaşadı diye geçiririm aklımdan, sonra üzülürüm ve yoluma devam ederim...

 

alkış başlatma meraklısı kadın: tiyatroya, konsere vs. gittiğimde hep karşıma çıkar bu kadın. bu kadın farklıdır çünkü yüzünü hiç göremem. oyun başlarken veya aralarda hep önce bu kadın iki elini birbirine vurur. bunu gurur meselesi yapmıştır. hatta bazen öyle abartır ki herkesten önce 5-6 saniye tek başına alkışlamak zorunda kalır. bazen yakınıma oturur ama dönüp bakamam. ben utanırım bakamam ama o kendi başına alkışlar...helal...

 

trafikte burnunu karıştıran adam: sıkışık trafikte çok rastlarım ben bu adama. bir eli direksiyonda diğer eli burnunda etrafında kimse yokmuşcasına maden arar.  bazen takım elbise giyer hatta bmw bile kullanır bu adam...

 

greyderi izleyen adam: sokakta bir yerler kazılırken bu adam hemmen ortaya çıkar. elini cebine sokup sigarasını tüttürürken film izler gibi iş makinasını izler. bıkmaz bundan, kaptırır kendini, hatta etrafındakilerle kritik yapar yanlış kazıyor falan diye...

 

ben kış sabahı işe giderken kaldırımda şortla koşan adam: takdir ettiğim biraz da acıdığım adamdır bu. yaşını başını almıştır.kısacık şort ve başında şapkayla arabamın yanından geçer gider. bakarım öyle arkasından...

 

oturacak yer olduğu halde metroda ayakta duran adam: dik duran, etrafa pas vermeyen, dinç görünen adamdır bu. etrafta bir sürü boş yer olduğu halde inatla ayakta durur.hiç konuşmaz, göz göze gelmez, konsantre olmuş ayakta durmaktadır.bazen oturanlara acırmış gibi bakar, ani frenlerde armut gibi düşer...

 

ortama bayan girdiğinde kibarlaşan adam: "abi dün nası gömdük zıtırspor'a", "uff bea, abi şu kıza bi bak saat 5 yönünde" gibi cümleler kurarken birden yanına bir bayan arkadaşının gelmesiyle 180 derece dönen adam. ses tonunu değiştiren, edebiyattan bahseden adam...pis adam...

 

kıyıda köşede fısıldaşan kadın: sokakta, bakkalda, otobüste, destroyerde...her yerde. yanına başka bir kadını almış birşeyler anlatan, arada gülen sonra ses tonunu hemen ayarlayan kadındır bu.  çok nadir gözleri yaşlıdır, genelde mutludur. birilerini çekiştirmek için doğmuştur, hazzın doruklarındadır fısırdarken....göz göze gelmek tehlikelidir, hemen uzaklaşmalıdır...

 

arabada bangır bandır müzik dinleyen adam: ışıkta yanınıza yanaşan dubtıscı adamdır. genelde yanında kendine benzer birkaç adam daha bulunur. hiç önüne bakmaz, hep etrafa bakar, kız arar. aynı zamanda bu kadar çileye rağmen yanında hiç bayan görmediğim adamdır. bazıları ezanda sesi kısar...

 

sinemadaki reklamlara gülen adam: film başlamadan önce verilen reklamlara televizyonda hiç görmemiş gibi gülen adamdır."ben çelik arçelik, ya sen kimsin" e bile kahkaha atar ama evde görse gülmez. bazen beni bile güldüren adamdır bu...şişkodur genelde...

 

mağaza önündeki sepetlere dalan kadın: özellikle tekstil mağazalarının "süper indirim, %80 tanzimat" kartonlarıyla kapılarının önüne koydukları, içinde elbise vs. olduğunu tahmin ettiğim zira başına üşüşen kadınlar yüzünden tam olarak içinde ne var bilemediğim sepetleri didik didik eden, eline geçirdiğini koltuk altına, orasına burasına sıkıştıran, "bak hele bak hele kız" diye yanındakine veren gözü dönmüş kadındır bu. transa geçmiş kadındır ayrıca...

 

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/10/2006 - 16.Akbank Caz Festivali:Reklam Filmi...

Evet, yine bir akbank caz festivali ve yine yaratıcılığın sınırlarını zorlayan harika bir reklam filmi.müziğin her tınısıyla hareket eden bir istanbul silueti...zaten her sene festivali olmasa da reklamlarını takip ederim.hep de güzel şeyler yakalar bu adamlar.reklam ajansını bulamadım ama sanırım yerli bir firma.mutlaka izleyin...

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Deneysel Yaşam

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım